Orhan Genceli Yazdı.
Mertliğin, Dik Duruşun ve Gakko(ş)luğun Şehir halidir Elazığ
Bazı şehirler vardır; seni gezdirmez, seni yormaz, sana kendini kolayca anlatır ve geçip gidersin… ama bazı şehirler vardır ki seni sınar, seni bekletir, seni izler ve ancak sen gerçekten hazır olduğunda kendini yavaş yavaş açar.
Elazığ işte tam olarak böyle bir yer.
İlk bakışta sade görünür, hatta biraz mesafeli, biraz içine kapanık, biraz da “ben buradayım ama kendimi hemen vermem” der gibi durur; fakat sakın aldanma, çünkü bu şehir ilk görüşte değil, ikinci bakışta, hatta üçüncü duruşta bağlar insanı ve bir noktadan sonra fark edersin ki sen şehri keşfetmiyorsun, şehir seni kendine alıştırıyor.
Çünkü Elazığ kendini anlatmaz; seni içine alır, seni biraz dolaştırır, biraz susturur, biraz düşündürür ve tam sen “ben bu şehri çözdüm” dediğin anda aslında daha yeni başladığını hissettirir.
Ve o anlatının içinde; tarih vardır, göç vardır, savaş vardır, kayıplar vardır, sevinçler vardır… ama bütün bunların üstünde, bütün bu katmanların merkezinde, her şeyi taşıyan ve anlamlandıran tek bir şey vardır: insan.
DUYMAK: Sesin Hafızaya Dönüştüğü Yer
Elazığ’da ses sadece duyulmaz; insanın içinden geçer, hafızaya yerleşir ve zamanla hatıraya dönüşür, öyle ki bir kez duyduğun bir ezgiyi yıllar sonra bile aynı duyguyla hatırlarsın.
Bir kürsübaşı kurulduğunda zamanın ayarı gerçekten bozulur; saatler ilerler ama kimse fark etmez, çünkü orada akan şey zaman değil, duygudur, hafızadır, geçmişin bugüne sızan halidir.
Sazın teli titremez sadece; o titreşimle birlikte yıllar, insanlar, hikâyeler de titrer ve bir hoyrat yükseldiğinde bir anda fark edersin ki bu sadece bir müzik değil, bir milletin, bir coğrafyanın, bir şehrin iç sesi, iç çekişi, bazen de susarak anlattığı hikâyesidir.
Telgrafçı Akif’in hikâyesi mesela…
“Hüseynik’ten çıktım şeher yoluna…” diye başlayan o türkü, artık bir melodi olmaktan çıkar, genç yaşta yolda düşüp kalan bir adamın eksikliğini, bir evin içinde yarım kalan bir bekleyişi, bir şehrin içine çöken sessizliği taşıyan bir yankıya dönüşür.
Ama işin daha derin tarafına indiğinde anlarsın ki Elazığ musikisi sadece bir yöresel müzik değildir; Türk Halk Müziği’nin köklerini, Türk Sanat Müziği’nin zarafetini ve tasavvufun derinliğini aynı potada eritmiş, nadir bulunan, kendine özgü bir sanat damarının yaşayan halidir.
Klarnet öyle bir girer ki araya, insan gerçekten ayırt edemez; bu duyduğu şey bir nefes midir, bir acı mıdır, yoksa yılların içinden süzülüp gelen bir hüzün müdür diye düşünmeden edemez.
Hoyratın dik okunması tesadüf değildir, çünkü bu coğrafya eğilmeyi bilmez; gazelin uzun okunması da boşuna değildir, çünkü bu şehir acele etmeyi sevmez, her şeyi sindirerek yaşar.
Ve bütün bunların sonunda şunu anlarsın:
Burada müzik dinlenmez, burada müzik yaşanır.
TAT: Bir Şehrin Sofrayla Konuşması
Elazığ mutfağı kendini göstermek, göz boyamak, “bak ben ne kadar zenginim” demek gibi bir derdin peşinde değildir; ama seni bir kere yakaladı mı, seni bırakmaz, çünkü burada yemek dediğin şey sadece karın doyurmak değil, hafızaya dokunmak, geçmişle bağ kurmak ve insanı bir anlığına çocukluğuna geri götürmektir.
Bir kaşık tutmaç yediğinde, bir anda bir mutfağın içine düşersin; o mutfakta annen vardır, soba vardır, bir telaş vardır ve o tabağın içinde sadece yemek değil, yılların birikimi vardır.
Kara kavurma masaya geldiğinde lafı dolandırmaz; doğrudan konuşur, nettir, güçlüdür ve sana Elazığ insanının karakterini anlatır gibi durur.
Sonra bir bağa gidersin ve üzümle karşılaşırsın…
Öküzgözü sana yaklaşır, seni içine çeker, daha yumuşak, daha zarif bir hikâye anlatır; Boğazkere ise seni sınar, kolay teslim olmaz, biraz daha derin, biraz daha sert bir karakterle karşına çıkar ve ikisini birlikte tattığında anlarsın ki bu topraklar sadece üzüm yetiştirmez, karakter yetiştirir.
Şarap burada sadece içilen bir şey değildir; anlatılan, paylaşılan, bazen de sessizce hissedilen bir hikâyedir.
Orcik, sırın, taş ekmeği… bunlar tarif değildir; bir yaşam biçiminin, bir kültürün, bir geçmişin bugüne taşınmış halidir.
Sonra bir tatlı gelir… vişneli dondurma.
Tatlıdır ama içinde hafif bir burukluk vardır.
Tıpkı bu şehrin insanı gibi: gülerken bile içinde bir hüzünlü hikâye taşır.
Ve açık konuşmak gerekirse, bugün kaç şehir mutfağıyla bu kadar net bir kimlik ortaya koyabiliyor, bunu insanın yüzüne bu kadar açık ve filtresiz söyleyebiliyor?
Çiğköfte Meselesi (Kısa ve Net)
Şimdi gelelim o kimsenin yüksek sesle tartışmadığı ama herkesin içten içe taraf olduğu meseleye…
Elâzığ çiğköftesi mi, yoksa Adıyaman çiğköftesi mi? Şimdi açık konuşalım… bu iş sadece yemek değil, karakter meselesi.
Adıyaman çiğköftesi yumuşaktır, dengelidir, kimseyi üzmez; herkes yesin diye kendini ayarlar, biraz diplomatik davranır.
Ama Elazığ çiğköftesi öyle değildir; biraz dik durur, biraz mesafeli başlar, ilk lokmada sana “dur bakalım” der, öyle hemen kendini teslim etmez; çünkü o da bu şehrin insanı gibi, önce seni tartar, sonra seni içine alır. Hafif serttir, baharatı lafını sakınmaz, seni zorlar ama bıraktığı iz çok daha derindir.
Biri seni mutlu eder…
diğeri seni sınar.
Biri sofraya çağırır…
diğeri sofrada tutar.
Ve Elazığlı bu konuyu çok uzatmaz…
çünkü zaten cevabı bildiğini düşünür:
“Çiğköfte dediğin hele bi dik dura, öyle her yenecek şey değil gakkam.”
(Çiğköfte dediğin biraz dik duracak.)
GÖRMEK: Taşın ve Tarihin Konuştuğu Yer
Elazığ’ı görmek, sadece bakmak değildir; biraz durmak, biraz susmak, biraz da anlamaya niyet etmek gerekir, çünkü bu şehir kendini aceleyle bakana göstermez.
Harput mesela…
Orada taşlar konuşmaz ama her biri bir şey bilir, bir şey saklar, bir şey anlatır; çünkü bu şehir Türklerden önce de vardı, Urartular geçti, Romalılar geçti, Bizans geçti ama Harput hâlâ aynı yerde durur, aynı sessizlikle, aynı vakarla.
Yani mesele şudur: Elâzığ sadece bir şehir değildir; katman katman bir zaman arşividir ve her katmanda başka bir hikâye, başka bir iz, başka bir insan vardır.
Harput Kalesi sadece bir kale değildir; bekleyiştir, sabırdır, direniştir.
Hazar Gölü sadece bir göl değildir; duruştur, sakinliktir, insanın kendine döndüğü bir aynadır.
Keban Barajı sadece bir yapı değildir; insanın doğayla kurduğu o ince ve bazen kırılgan dengeyi anlatan bir hikâyedir.
Ve sonra Harput’un içine girersin…
Dar, eğri, eski sokaklardan geçerken bir anda fark edersin:
Bu sokaklar sadece taş değildir.
Evliyaların, vatanı için şehadet şerbetini içmiş şehitlerin ve nice kahramanın türbelerine ev sahipliği yapar.
Her köşe başı bir hikâye fısıldar insana.
Durursan duyarsın… yürürsen kaçırırsın.
Çünkü bu şehir düz değildir… derindir.
Ahmet Kabaklı hoca ““Harput bir şehir değil, bir medeniyetin hafızasıdır.” demişse bizim üstüne bir şey söylemek ne haddimize.
KOKU: Göçün, Toprağın ve Hatıranın Kokusu
Elazığ sadece kendi içinde büyümemiştir; dışarıdan gelenlerle, göçlerle, farklı coğrafyalardan kopup gelen insanların getirdiği kültürlerle zenginleşmiş, derinleşmiş, çoğalmıştır.
Kafkaslardan gelenler, Azerbaycan’dan gelenler, Anadolu’nun farklı köşelerinden kopup gelenler… hepsi bu şehre bir şey bırakmış, bu şehrin kokusuna, diline, müziğine, sofrasına bir katman eklemiştir.
Bir koku düşün; içinde toprak var, kahve var, odun var… ama en çok da geçmiş var, yaşanmışlık var, hatıra var.
Çedene kahvesi mesela; ilk yudumda yabancı gelir, ikinci yudumda alışılır, üçüncü yudumda vazgeçilmez olur ve bir noktadan sonra anlarsın ki aslında kahveye değil, o hissin kendisine alışmışsındır.
Tıpkı Elazığ gibi.
DİL: GAKKO(Ş)LUĞUN ŞİFRESİ
Elazığ’ın dili sadece kelimelerden ibaret değildir; içinde niyet vardır, samimiyet vardır, doğrudanlık vardır.
“Gakko(ş)um” dediklerinde bu sadece bir hitap değildir; bir kabul, bir sahiplenme, bir “artık sen bizdensin” demenin başka bir yoludur.
“Ne edisen?” diye sorduklarında bu bir nezaket cümlesi değildir; gerçekten merak eden, gerçekten ilgilenen bir insanın sorusudur.
Dışarıdan bakana sert gelir, hatta bazen kaba bile gelebilir ama içine girdiğinde anlarsın ki o sertliğin altında yumuşak bir insanlık, filtresiz bir samimiyet ve çok nadir bulunan bir içtenlik vardır.
Ve açık konuşmak gerekirse, bugün bu kadar filtresiz samimiyet gerçekten lüks haline gelmiştir.
HİSSETMEK: Şehrin Seni Kabul Ettiği An
Elazığ seni hemen sevmez; seni izler, seni tartar, seni bekletir ve içinden “bu ne kadar gerçek” diye sorar.
Ama bir gün…
bir sofraya oturursun,
bir hoyrata denk gelirsin,
bir Gakko(ş) sana “gel” der…
İşte o an biter her şey; çünkü artık sen dışarıda değilsindir, içeridesindir.
Ve o an anlarsın ki Gakko(ş)luk bir lakap değildir; bir karakterdir, bir duruştur, bir hayat biçimidir.
TARİHİN İNSANLA BULUŞTUĞU YER
Bu şehir sadece türküyle değil, kahramanlarıyla, mücadeleleriyle, direnişiyle konuşur; doğunun sertliğini, Anadolu’nun direncini, insanın vazgeçmeyen tarafını içinde taşır.
Her taşın altında bir asker, her türkünün içinde bir ağıt, her hikâyenin içinde bir kayıp vardır ama ilginç olan şudur ki bu şehir acıyı bile eğilmeden, bükülmeden, dik durarak anlatır.
Elazığlı bilir ki her şeyin bir vakti, bir usulü, bir adabı vardır; acele edenin tadı eksik, sabredenin nasibi bol olur, o yüzden ne sofrada ne hayatta haddini aşmaz, edep ile oturur, terbiye ile kalkar, sözünü de davranışını da ölçüp tartarak ortaya koyar ve bunu anlatırken uzun uzun konuşmaya da ihtiyaç duymaz, çünkü atalarından kalan o tek cümle zaten meseleyi bitirir:
“Bekle bite çağala, hadse yiye sağala.”
Yani sabret ki ham olan olgunlaşsın, vaktinden önce uzananın değil, zamanını bekleyenin kazandığını unutma; çünkü Elazığ’da mesele sadece yaşamak değil, usulünce yaşamaktır.
SON SÖZ: ELAZIĞLI OLMAK
Elazığ ne sadece bir destinasyondur ne sadece bir kültürdür; Elazığ bir hâl, bir ruh, bir duruş biçimidir.
Elazığlı olmak sadece bu şehirde doğmakla açıklanabilecek bir şey değildir; evet, Elazığ’da doğmak insana bir başlangıç, bir avantaj, bir mayaya yakınlık sağlar ama tek başına yeterli değildir, çünkü bu şehir sadece doğduğun yer değil, sabırla öğrendiğin, zamanla benimsediğin, yaşadıkça içine işleyen bir kültürdür.
İster burada doğmuş ol, ister sonradan gelmiş ol… Elazığlı olmak için bu şehri acele etmeden öğrenmek, insanını anlamak, kültürünü hazmetmek, o ağır akan hayatın ritmine ayak uydurmak ve zamanla olgunlaşıp bunu davranışına, sözüne, duruşuna yansıtmak gerekir; çünkü Elazığlılık bir kimlikten önce bir terbiyedir.
Ve işin en net tarafı şudur:
Bir Elazığlı başka bir memlekete gittiğinde, daha konuşmadan, daha kendini anlatmadan “bu adam Elazığlı” dedirtmiyorsa, orada genelde iki ihtimal vardır;
ya o kişi Elazığ’ın dilini, kültürünü ve duruşunu tam olgunlaşmadan bu şehirden ayrılmıştır…
ya da karşısındaki insanın coğrafya bilgisi biraz kıttır.
Ama gerçek Elazığlı kendini anlatmaz…
Duruşuyla belli eder.
Tüm Elazığlı dostalarıma selam olsun






